Yeni Hayat’tan Masumiyet Müzesine: Adı hala aşk mı?

Lise yıllarımda edebiyat derslerinde kitap sınavı olurduk. Seçilen kitaplar arasında da sıklıkla Orhan Pamuk olurdu. Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı o zamanlar çok severek okuduğum kitaplardı. Yeni Hayat da benzer dönemde satın aldığım ama ne zaman başlasam sürdürmekte zorlandığım bir kitaba dönüşmüştü. Defalarca denedim, sonunda yıllar evvel bir gün vazgeçip kitabı elden çıkardım.

Yetişkinliğimde Masumiyet Müzesi‘ni okumuş, sonra Netflix’le yeni bir Orhan Pamuk yağmuru altında kalmıştım.

Bu sabah, yıllar sonra, Yeni Hayat‘ı bitirdim ve içimde tamamlanmışlığın huzuruyla Masumiyet Müzesi‘nde bahsedilen “aşk”ın bir benzerine şahit olmanın huzursuzluğu arasında kaldım.

“Aşk” diyorum çünkü bana bir aşk hikayesinden çok, bir insanın zihninde kurulmuş kapalı bir dünya anlatısı gibi geliyor. İki kişilik bir şeyden çok, karakterin kendi arzusunun, kaybının ve zihninde yarattığı temsilin peşinden gitmesi gibi.

İki roman arasında on dört yıl varmış, bir baktım. Yeni Hayat 1994’te, Masumiyet Müzesi 2008’de yayımlanmış. Tersi sırayla okumuş olsam da birlikte düşündüğümde aynı damar tekrar tekrar ortaya çıkıyor sanki.

Birini kaybetmek, sonra onu zihinde yeniden kurmak; eşyalara tutunmak; zamanı durdurmaya çalışmak; gerçekte var olan kişiyle o kişinin zihindeki temsili arasındaki mesafenin giderek açılması.

Yeni Hayat‘ta Osman, Canan’ı neredeyse hiç tanımıyor. Karşılaşıyorlar, aralarında kısa bir yakınlaşma oluyor. Canan bir anlığına tutması için kitabı Osman’a uzatıyor. Ardından hem Canan’ın hem de kitabın açtığı dünyanın peşinden yollara düşülüyor. Birlikte yolculuk ediyorlar ama aralarındaki temas bir yanıyla çok da sınırlı kalıyor. Canan’ın kim olduğundan çok, Osman’ın dünyasında neyi temsil ettiği önemli hale geliyor. Canan, kitabın vaat ettiği yeni hayata açılan kapının bir parçasına dönüşüyor sanki. 

Masumiyet Müzesi‘nde durum biraz daha farklı tabii. Kemal’le Füsun’un bir geçmişleri, ortak zamanları, bedensel ve duygusal bir temasları var. Füsun tamamen hayali bir figür değil. Ama kayıptan sonra orada da benzer bir şey olmaya başlıyor. Kemal’in ilişkisi, giderek yaşayan Füsun’dan çok kendi zihninde kurduğu Füsun’la devam ediyor. Zihindeki temsil, yaşayan Füsun’un önüne geçmeye başlıyor 

Baktığım yerden bu iki romanı birbirine en çok yaklaştıran şey, sevilen kişinin kendi başına bir özne olmaktan çıkıp kahramanın arzusunun taşıyıcısı haline gelmesi sanırım. Bu noktada nesneler de başka bir anlam kazanıyor.

Masumiyet Müzesi‘ndeki sigara izmaritleriyle Yeni Hayat‘taki Yeni Hayat karamelaları birbirinden çok farklı görünebilir. Oysa ikisinde de nesne, kaybolan şeyin yerine geçiyor. Bir duyguya, bir insana, bir zamana doğrudan ulaşılamadığında geriye onun izi kalıyor. Nesne de o izi taşıyor.

Osman, okuduğu kitaptan sonra sadece hayatını değiştirmiyor. Okuduğu hikayenin içine giriyor. Hayatını o hikayenin sunduğu biçimde yaşamaya başlıyor. Böyle bakınca Canan’a duyduğu “aşk” da sadece Canan’a ait olmayabilir. Kitap ona bir dünya vermekle kalmıyor; kime aşık olacağını, neyi arayacağını, hangi işaretlerin peşinden gideceğini de söylüyor.

Yeni Hayat‘ın sonundaki Osman, romanın başındaki Osman’dan çok farklı. Başlangıçta hayatını değiştirecek bir kitabın, bir aşkın, bir yolculuğun ve başka bir dünyanın peşinden giderken sonunda artık yeni bir hayat istemediğini söylüyor.

Bütün roman boyunca yeni hayatı arayan birinin sonunda ondan vazgeçmesi… Belki de aranan şey gerçekte “yeni bir hayat” değil de başka bir hayat fikrinin kendisi, mevcut hayata katlanmanın bir yoluydu.

Hayata ulaşmak için sürekli hayatın dışında bir şey aramak. Canan’da, kitapta, yollarda, kazalarda, karamelalarda, işaretlerde. Oysa romanın sonunda artık aramadığında, hayat da neredeyse bitmiş oluyor. Bu yüzden Yeni Hayat‘ı bitirdiğimde Masumiyet Müzesini de yanına koyup yine aynı soruya döndüm: Burada anlatılan şey aşk mı?

Uğruna katil olunan, hayatın dışına çıkılan, sevilen kişiyi giderek görünmez kılan bu şeyin adı hala aşk mı?

İnsanlığımı Yitirirken’in Ardından

İnsanlığımı Yitirirken’i sesli olarak dinledim ya da okudum mu diyelim. Her kitabı tercih etmesem de bazılarıyla sesli karşılaşmalar hoşuma gidiyor. Açıkçası dinlemesi kolaydı, akıcıydı. Ama bitince, önceki gün “İnsanlığımı Yitirirken’i okumaya başladım” dediğimde heyecanla “Bitir de konuşalım” diyen arkadaşımın neyi konuşmak istediğini anlayamadım.

“Acaba neyi kaçırdım, tüm bunlar ne anlatıyor?” diye düşünürken Dazai’nin biyografisine bakmaya başladım.

Kitapla benzer biçimde varlıklı bir aileye doğmuş. Evden okumak için ayrılmış. Kitaptaki gibi uzak -hatta ölü-bir babası var. Psikiyatri kliniği ve bağımlılık yaşantısı yine kitaptakiyle benzer. Tıpkı Yozo gibi sevgilisiyle birlikte suya giriyor ve intihar.

Bunları bilmek kitaba olan bakışımı da ilişkimi de değiştirdi.

Yozo, çocukluğundan beri insanlarla nasıl ilişki kuracağını bilemeyen, selamlaşma gibi karşılaşmalarda zorlanan, kendini yabancı hisseden ve insanlarla ancak onları güldürerek bir arada kalabilen biri. Zaman zaman işleri yoluna koyuyor gibi olsa da bir devamlılık sağlayamıyor. Bir yerden sonra yeniden içkiye ya da başka yerlere sürükleniyor.

Başta kurmaca bir karakter olarak Yozo, pek ilgimi çekmemişti. Ama Dazai üzerinden düşünmeye başlayınca böylesine çok acı çeken bir adamın kendi hayatına bakması ve bunu doğrudan “ben” diyerek değil, belki de araya bir karakter koyarak anlatmış olabileceği fikri beni etkiledi.

Yozo’nun meselesi, başına gelenlerden çok Yozo olmak gibi. İnsanların arasında bir türlü kendisi olamaması, onların beklentileriyle şekillenmesi. Güldürüyü bir ilişkilenme biçimi olarak kullanması. Yalnızca komik olmaya çalışmıyor; karşısındaki ne bekliyorsa ona dönüşerek ilişkide kalmaya çalışıyor sanki.

Bir yanıyla bunlar Winnicott’un sahte kendiliğini düşündürüyor bana. Dışarıda başkalarının karşısına çıkabilen bir “ben” var ama içeride mesafe giderek büyüyor.

Belki de bu yüzden romanda en çok aklımda kalan yer, barda kendisine içki veren kadının evine gittiği gece. Çünkü o gece Yozo, bir süreliğine de olsa kendini kendi gibi hissediyor. Öyle bir şey çözülmüyor, hayatı da değişmiyor. Ama kısa süre için başkasının yanında var olmak yorucu olmaktan çıkıyor. Sabah olduğundaysa bu his kayboluyor.

Romanın sonundaki defterler ve fotoğraflarla ilgili kısmı da aklımda kalan bir yan. Ama zıttı bir yerden, manasını sorguladığım ama anlam veremediğim. Bir adam bara geliyor, barmen ona Yozo’nun defterlerini ve fotoğraflarını veriyor, o da bunları yayımlıyor; böylece okuduğumuz kitap oluşuyor. Ne kurmaca ama!

Ve sonrasında gelen düşünceler:

Kitap boyunca Yozo kendisini insanlardan ayrı, kusurlu, hatta insanlığını kaybetmiş biri olarak anlatıyor. Defterleri veren barmense onu tatlı biri olarak tanımlıyor. Belki de Yozo gerçekten anlattığı kişi değildi. Ya da en azından yalnızca o değildi. Dünya onu sevecen, ‘melek gibi’ bir çocuk olarak hatırlarken, o içindeki sahte kendiliğin ağırlığı altında ezilip kendini bir canavar ilan etmişti. 

Belki de insan özellikle çok acı çektiğinde, dışarıdan görüldüğünden çok daha karanlık bir yerden yaşıyor hayatı.

Tüm bunlardan sonra kitaba bakınca, başkalarıyla ve dünyayla arasındaki bağı bir türlü hissedemediği için insanlığını yitirdiğine inanan biri hakkında, diyebiliyorum yalnızca.