
İnsanlığımı Yitirirken’i sesli olarak dinledim ya da okudum mu diyelim. Her kitabı tercih etmesem de bazılarıyla sesli karşılaşmalar hoşuma gidiyor. Açıkçası dinlemesi kolaydı, akıcıydı. Ama bitince, önceki gün “İnsanlığımı Yitirirken’i okumaya başladım” dediğimde heyecanla “Bitir de konuşalım” diyen arkadaşımın neyi konuşmak istediğini anlayamadım.
“Acaba neyi kaçırdım, tüm bunlar ne anlatıyor?” diye düşünürken Dazai’nin biyografisine bakmaya başladım.
Kitapla benzer biçimde varlıklı bir aileye doğmuş. Evden okumak için ayrılmış. Kitaptaki gibi uzak -hatta ölü-bir babası var. Psikiyatri kliniği ve bağımlılık yaşantısı yine kitaptakiyle benzer. Tıpkı Yozo gibi sevgilisiyle birlikte suya giriyor ve intihar.
Bunları bilmek kitaba olan bakışımı da ilişkimi de değiştirdi.
Yozo, çocukluğundan beri insanlarla nasıl ilişki kuracağını bilemeyen, selamlaşma gibi karşılaşmalarda zorlanan, kendini yabancı hisseden ve insanlarla ancak onları güldürerek bir arada kalabilen biri. Zaman zaman işleri yoluna koyuyor gibi olsa da bir devamlılık sağlayamıyor. Bir yerden sonra yeniden içkiye ya da başka yerlere sürükleniyor.
Başta kurmaca bir karakter olarak Yozo, pek ilgimi çekmemişti. Ama Dazai üzerinden düşünmeye başlayınca böylesine çok acı çeken bir adamın kendi hayatına bakması ve bunu doğrudan “ben” diyerek değil, belki de araya bir karakter koyarak anlatmış olabileceği fikri beni etkiledi.
Yozo’nun meselesi, başına gelenlerden çok Yozo olmak gibi. İnsanların arasında bir türlü kendisi olamaması, onların beklentileriyle şekillenmesi. Güldürüyü bir ilişkilenme biçimi olarak kullanması. Yalnızca komik olmaya çalışmıyor; karşısındaki ne bekliyorsa ona dönüşerek ilişkide kalmaya çalışıyor sanki.
Bir yanıyla bunlar Winnicott’un sahte kendiliğini düşündürüyor bana. Dışarıda başkalarının karşısına çıkabilen bir “ben” var ama içeride mesafe giderek büyüyor.
Belki de bu yüzden romanda en çok aklımda kalan yer, barda kendisine içki veren kadının evine gittiği gece. Çünkü o gece Yozo, bir süreliğine de olsa kendini kendi gibi hissediyor. Öyle bir şey çözülmüyor, hayatı da değişmiyor. Ama kısa süre için başkasının yanında var olmak yorucu olmaktan çıkıyor. Sabah olduğundaysa bu his kayboluyor.
Romanın sonundaki defterler ve fotoğraflarla ilgili kısmı da aklımda kalan bir yan. Ama zıttı bir yerden, manasını sorguladığım ama anlam veremediğim. Bir adam bara geliyor, barmen ona Yozo’nun defterlerini ve fotoğraflarını veriyor, o da bunları yayımlıyor; böylece okuduğumuz kitap oluşuyor. Ne kurmaca ama!
Ve sonrasında gelen düşünceler:
Kitap boyunca Yozo kendisini insanlardan ayrı, kusurlu, hatta insanlığını kaybetmiş biri olarak anlatıyor. Defterleri veren barmense onu tatlı biri olarak tanımlıyor. Belki de Yozo gerçekten anlattığı kişi değildi. Ya da en azından yalnızca o değildi. Dünya onu sevecen, ‘melek gibi’ bir çocuk olarak hatırlarken, o içindeki sahte kendiliğin ağırlığı altında ezilip kendini bir canavar ilan etmişti.
Belki de insan özellikle çok acı çektiğinde, dışarıdan görüldüğünden çok daha karanlık bir yerden yaşıyor hayatı.
Tüm bunlardan sonra kitaba bakınca, başkalarıyla ve dünyayla arasındaki bağı bir türlü hissedemediği için insanlığını yitirdiğine inanan biri hakkında, diyebiliyorum yalnızca.




