Acıyı Bal Eylemek

Bu kitap için heyecanla postacı beklediğim çocukluğumdaki gibi kargocu bekledim.

Sıklıkla hemen ertesi gün teslimat yapan bir firmayla, şaşırtıcı bir şekilde 15 günde elime ulaştı, acıyı bal eylemek kolay değilmiş 🙂

Hasan Hüseyin’i daha önce duymuştum ama şiiriyle ilk kez karşılaştım.

Acıyı, kederi, öfkeyi sanki hakkında söz söylemesi çok kolay şeylermiş gibi anlatıyor. Basit, yalın ve gündelik. Çok tanıdık ve çok gerçek bir yerden. Diyor ki mesela:

“halkı göçmüş bir obaydım o akşam.”

Ya da bir başka dizesi:

“açmasa olmayacak çiçekler gibi direndik.”

Okurken neredeyse her bir dizenin altını çizmek istedim, bir yerde karşımda duran kapıya bakıp hemcinsine yazılan kapı şiiriyle kaldım:

“neler düşünüyordu karşıdaki yapı

bu kapı neden konuşmuyordu“

Sanki Hasan Hüseyin için her şey şiir olabilir. Her şey hakkında yazılabilir. Ahlar, vahlar, oylar, duygusu bilinmeyen bu nidalar, içleri doldukça acının taşıyıcısına dönüşebilirler. Hissetmesi, düşünmesi ve tabii tarif etmesi zorlu olan duyguları yazarken onları bir şehre, bir organa, bir obaya dönüştüyor adeta. Görülebilir, dokunulabilir şeyler oluveriyor duygular.

Haikuları çok severim. Belki Hasan Hüseyin’le tanışıklığımdan memnun olmam da benzer bir yere dayanıyor:

Az sözcükle çok şey söylemeleri.

“mutluluğu hiç görmedim ama tanıyorum yokluğundan” diyor bir yandan, bir yandan gençlerin kuytularda öpüşmesinden, marulun vaktinin geçmesinden, karpuzların kızarmasından söz ediyor.

Onun şiirlerinde hayat, tüm sıradanlığıyla devam ediyor. Mevsimler değişiyor, meyveler olgunlaşıyor, insanlar öpüşüyor, kapılar kapanıyor. Bir şeyler oluyor.

Acıyı Bal Eyledik’i okudum.

Taziye lokmalarını hatırladım. 

Sıcak, altın rengi, yumuşak ve tatlı.

Acıyı, yası belki de bal eyleyen.

*Karikatür, Umut Sarıkaya.

Yeni Hayat’tan Masumiyet Müzesine: Adı hala aşk mı?

Lise yıllarımda edebiyat derslerinde kitap sınavı olurduk. Seçilen kitaplar arasında da sıklıkla Orhan Pamuk olurdu. Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı o zamanlar çok severek okuduğum kitaplardı. Yeni Hayat da benzer dönemde satın aldığım ama ne zaman başlasam sürdürmekte zorlandığım bir kitaba dönüşmüştü. Defalarca denedim, sonunda yıllar evvel bir gün vazgeçip kitabı elden çıkardım.

Yetişkinliğimde Masumiyet Müzesi‘ni okumuş, sonra Netflix’le yeni bir Orhan Pamuk yağmuru altında kalmıştım.

Bu sabah, yıllar sonra, Yeni Hayat‘ı bitirdim ve içimde tamamlanmışlığın huzuruyla Masumiyet Müzesi‘nde bahsedilen “aşk”ın bir benzerine şahit olmanın huzursuzluğu arasında kaldım.

“Aşk” diyorum çünkü bana bir aşk hikayesinden çok, bir insanın zihninde kurulmuş kapalı bir dünya anlatısı gibi geliyor. İki kişilik bir şeyden çok, karakterin kendi arzusunun, kaybının ve zihninde yarattığı temsilin peşinden gitmesi gibi.

İki roman arasında on dört yıl varmış, bir baktım. Yeni Hayat 1994’te, Masumiyet Müzesi 2008’de yayımlanmış. Tersi sırayla okumuş olsam da birlikte düşündüğümde aynı damar tekrar tekrar ortaya çıkıyor sanki.

Birini kaybetmek, sonra onu zihinde yeniden kurmak; eşyalara tutunmak; zamanı durdurmaya çalışmak; gerçekte var olan kişiyle o kişinin zihindeki temsili arasındaki mesafenin giderek açılması.

Yeni Hayat‘ta Osman, Canan’ı neredeyse hiç tanımıyor. Karşılaşıyorlar, aralarında kısa bir yakınlaşma oluyor. Canan bir anlığına tutması için kitabı Osman’a uzatıyor. Ardından hem Canan’ın hem de kitabın açtığı dünyanın peşinden yollara düşülüyor. Birlikte yolculuk ediyorlar ama aralarındaki temas bir yanıyla çok da sınırlı kalıyor. Canan’ın kim olduğundan çok, Osman’ın dünyasında neyi temsil ettiği önemli hale geliyor. Canan, kitabın vaat ettiği yeni hayata açılan kapının bir parçasına dönüşüyor sanki. 

Masumiyet Müzesi‘nde durum biraz daha farklı tabii. Kemal’le Füsun’un bir geçmişleri, ortak zamanları, bedensel ve duygusal bir temasları var. Füsun tamamen hayali bir figür değil. Ama kayıptan sonra orada da benzer bir şey olmaya başlıyor. Kemal’in ilişkisi, giderek yaşayan Füsun’dan çok kendi zihninde kurduğu Füsun’la devam ediyor. Zihindeki temsil, yaşayan Füsun’un önüne geçmeye başlıyor 

Baktığım yerden bu iki romanı birbirine en çok yaklaştıran şey, sevilen kişinin kendi başına bir özne olmaktan çıkıp kahramanın arzusunun taşıyıcısı haline gelmesi sanırım. Bu noktada nesneler de başka bir anlam kazanıyor.

Masumiyet Müzesi‘ndeki sigara izmaritleriyle Yeni Hayat‘taki Yeni Hayat karamelaları birbirinden çok farklı görünebilir. Oysa ikisinde de nesne, kaybolan şeyin yerine geçiyor. Bir duyguya, bir insana, bir zamana doğrudan ulaşılamadığında geriye onun izi kalıyor. Nesne de o izi taşıyor.

Osman, okuduğu kitaptan sonra sadece hayatını değiştirmiyor. Okuduğu hikayenin içine giriyor. Hayatını o hikayenin sunduğu biçimde yaşamaya başlıyor. Böyle bakınca Canan’a duyduğu “aşk” da sadece Canan’a ait olmayabilir. Kitap ona bir dünya vermekle kalmıyor; kime aşık olacağını, neyi arayacağını, hangi işaretlerin peşinden gideceğini de söylüyor.

Yeni Hayat‘ın sonundaki Osman, romanın başındaki Osman’dan çok farklı. Başlangıçta hayatını değiştirecek bir kitabın, bir aşkın, bir yolculuğun ve başka bir dünyanın peşinden giderken sonunda artık yeni bir hayat istemediğini söylüyor.

Bütün roman boyunca yeni hayatı arayan birinin sonunda ondan vazgeçmesi… Belki de aranan şey gerçekte “yeni bir hayat” değil de başka bir hayat fikrinin kendisi, mevcut hayata katlanmanın bir yoluydu.

Hayata ulaşmak için sürekli hayatın dışında bir şey aramak. Canan’da, kitapta, yollarda, kazalarda, karamelalarda, işaretlerde. Oysa romanın sonunda artık aramadığında, hayat da neredeyse bitmiş oluyor. Bu yüzden Yeni Hayat‘ı bitirdiğimde Masumiyet Müzesini de yanına koyup yine aynı soruya döndüm: Burada anlatılan şey aşk mı?

Uğruna katil olunan, hayatın dışına çıkılan, sevilen kişiyi giderek görünmez kılan bu şeyin adı hala aşk mı?

İnsanlığımı Yitirirken’in Ardından

İnsanlığımı Yitirirken’i sesli olarak dinledim ya da okudum mu diyelim. Her kitabı tercih etmesem de bazılarıyla sesli karşılaşmalar hoşuma gidiyor. Açıkçası dinlemesi kolaydı, akıcıydı. Ama bitince, önceki gün “İnsanlığımı Yitirirken’i okumaya başladım” dediğimde heyecanla “Bitir de konuşalım” diyen arkadaşımın neyi konuşmak istediğini anlayamadım.

“Acaba neyi kaçırdım, tüm bunlar ne anlatıyor?” diye düşünürken Dazai’nin biyografisine bakmaya başladım.

Kitapla benzer biçimde varlıklı bir aileye doğmuş. Evden okumak için ayrılmış. Kitaptaki gibi uzak -hatta ölü-bir babası var. Psikiyatri kliniği ve bağımlılık yaşantısı yine kitaptakiyle benzer. Tıpkı Yozo gibi sevgilisiyle birlikte suya giriyor ve intihar.

Bunları bilmek kitaba olan bakışımı da ilişkimi de değiştirdi.

Yozo, çocukluğundan beri insanlarla nasıl ilişki kuracağını bilemeyen, selamlaşma gibi karşılaşmalarda zorlanan, kendini yabancı hisseden ve insanlarla ancak onları güldürerek bir arada kalabilen biri. Zaman zaman işleri yoluna koyuyor gibi olsa da bir devamlılık sağlayamıyor. Bir yerden sonra yeniden içkiye ya da başka yerlere sürükleniyor.

Başta kurmaca bir karakter olarak Yozo, pek ilgimi çekmemişti. Ama Dazai üzerinden düşünmeye başlayınca böylesine çok acı çeken bir adamın kendi hayatına bakması ve bunu doğrudan “ben” diyerek değil, belki de araya bir karakter koyarak anlatmış olabileceği fikri beni etkiledi.

Yozo’nun meselesi, başına gelenlerden çok Yozo olmak gibi. İnsanların arasında bir türlü kendisi olamaması, onların beklentileriyle şekillenmesi. Güldürüyü bir ilişkilenme biçimi olarak kullanması. Yalnızca komik olmaya çalışmıyor; karşısındaki ne bekliyorsa ona dönüşerek ilişkide kalmaya çalışıyor sanki.

Bir yanıyla bunlar Winnicott’un sahte kendiliğini düşündürüyor bana. Dışarıda başkalarının karşısına çıkabilen bir “ben” var ama içeride mesafe giderek büyüyor.

Belki de bu yüzden romanda en çok aklımda kalan yer, barda kendisine içki veren kadının evine gittiği gece. Çünkü o gece Yozo, bir süreliğine de olsa kendini kendi gibi hissediyor. Öyle bir şey çözülmüyor, hayatı da değişmiyor. Ama kısa süre için başkasının yanında var olmak yorucu olmaktan çıkıyor. Sabah olduğundaysa bu his kayboluyor.

Romanın sonundaki defterler ve fotoğraflarla ilgili kısmı da aklımda kalan bir yan. Ama zıttı bir yerden, manasını sorguladığım ama anlam veremediğim. Bir adam bara geliyor, barmen ona Yozo’nun defterlerini ve fotoğraflarını veriyor, o da bunları yayımlıyor; böylece okuduğumuz kitap oluşuyor. Ne kurmaca ama!

Ve sonrasında gelen düşünceler:

Kitap boyunca Yozo kendisini insanlardan ayrı, kusurlu, hatta insanlığını kaybetmiş biri olarak anlatıyor. Defterleri veren barmense onu tatlı biri olarak tanımlıyor. Belki de Yozo gerçekten anlattığı kişi değildi. Ya da en azından yalnızca o değildi. Dünya onu sevecen, ‘melek gibi’ bir çocuk olarak hatırlarken, o içindeki sahte kendiliğin ağırlığı altında ezilip kendini bir canavar ilan etmişti. 

Belki de insan özellikle çok acı çektiğinde, dışarıdan görüldüğünden çok daha karanlık bir yerden yaşıyor hayatı.

Tüm bunlardan sonra kitaba bakınca, başkalarıyla ve dünyayla arasındaki bağı bir türlü hissedemediği için insanlığını yitirdiğine inanan biri hakkında, diyebiliyorum yalnızca.

“Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı”

Kitapçılarda gezip yeni keşifler yapmayı severim. Ama bu kitabı ben satın almadım. Arkadaşlıkları anlamlandırmaya çalıştığım bir dönemde bana bir arkadaşım tarafından armağan edildi. Birkaç ay elimde durdu. Okumaya direndim diyemem ama biraz geciktirdiğim kesin.

Tiffany Watt Smith de kendi arkadaşlıkları üzerine kafa yorduğu bir dönemde, “arkadaşlığa yazılmış alışılmadık bir aşk mektubu” olarak nitelediği Kötü Arkadaş üzerine çalışmaya başlıyor. Arkadaş kayıpları yaşarken ne olduğunu anlamak için tarihe bakayım derken kendini arkadaşlıkla ilgili yazılmış kitapların, filmlerin içinde buluyor. Ve romanlarda, dizilerde bizi dostlukların hep aynı yoğunlukta devam etmesi gerektiğine inandırdıklarını fark ediyor.  

Romantik ilişkilerde mükemmel bir partner olmadığını, ilişkinin karşılıklı kurulan bir yapı olduğunu ve zaman zaman şiddetli rüzgarlara maruz kalacağını biliriz. Oysa arkadaşlığa ilişkin fikirlerimiz çoğu kez yüceltilen, çok yakın ve ömür boyu süren arkadaşlıklara dair. Hal böyle olunca da ne yaparsak yapalım “kötü arkadaş” oluveriyoruz. Elbette ki her zaman orada olacak, konuşmadan anlayacak, her şeyi her zaman sunabilecek bir arkadaş pek de gerçekçi bir fikir değil.

Arkadaşlık daha çok deneyimle oluşan bir şey belki de. Biz değişiriz. Yaşadığımız pek çok şey belki yavaş yavaş belki de aniden bizi değiştirir. Bu değişimlerin arkadaşlarımızla ilişkimizi değiştirmesi de çok olası. Buradan bakınca arkadaşlıklar, biz değiştikçe değişmelidir diyor Tiffany. Şöyle de bir arkadaşlık tanımı ekliyor:

Arkadaşlığımız hayatlarımız ve deneyimlerimiz farklılaştıkça dağılmayacak kadar dirayetli, esnek ve değişimlere ayak uyduracak kadar büyük olmalıdır.

Arkadaşlar bir nevi tanıklarımız, tıpkı günlükler gibi. Rebecca Solnit şöyle söylüyor:

“Onlar kendinizi bilmenizi ve hatırlamanızı sağlayan araçlardır ve siz de onlar için öylesiniz. Cam bulanıklaşabilir ve pusula artık kuzeyi göstermeyebilir ama yine de birbirimizin hikâyesinin parçasıyız ve hep öyle de olacağız.”

Peki ama nasıl? Bildiğimizin, öğrendiğimizin ötesinde bir arkadaşlık kurmak nasıl mümkün olur?

Winnicott, “yeterince iyi anne (ilk bakım veren)”yi tanımlarken sıradan bir şekilde özverili, sıklıkla hayal kırıklığına uğratan ve gerçekçi bir ebeveynden söz ediyor. Yeterince iyi arkadaş da böyle bir şey olmalı. Her zaman orada olan, her zaman anlayan, hiç hayal kırıklığına uğratmayan biri değil. İlişkinin hayal kırıklıklarını da taşıyabildiği biri.

Yani hem farklılaşıp hem de bağlantıda kalabileceğim, özerkliğimi yansıtan ve karşımdakinin tekilliğini azaltmayan bir ilişki.

Her şeye rağmen arkadaşlıklar bitiriyor ve burada Virginia Woolf’un sözleriyle bitirmek iyi geliyor:

“Dostlar yitirdim kimilerini ölümle,

kimilerini caddede karşıdan karşıya geçmekteki düpedüz beceriksizlikle.”

  • Kapak fotoğrafı: Mikail Güloğlu, Nautexis, Taksim Sanat, Temmuz 2026.

Yoko Ono: Bir Salı Gezintisi

Yoko Ono’yla tanışıklığım pek de fazla değildi. Sakıp Sabancı Müzesi’nin salı günleri ücretsiz olduğunu bildiğim için kendime bir boşluk ayarlayıp sergiyi ziyaret etmek istedim.

Müzeye girdiğiniz andan itibaren Yoko Ono’nun görünen ya da görünmeyen işleri sizi karşılıyor. Görünmeyen diyorum çünkü Invisible Flags diye, hakikaten ortada olmayan bir işi de var. Müzenin bahçesi zaten çok keyifli. Yukarı doğru çıktıkça güzel bir teras ve tabii ki Boğaz manzarası karşılıyor sizi.

Sergi salonunun olduğu yere geldiğinizde üç kapı var. İlk kapı mavi bir kapı; onun içinden geçtiğinizde üç kata yayılan ana sergiyi gezmeye başlıyorsunuz.

Marina Abramovic’in işlerini bir süredir takip ediyorum ve çoğunu hala şaşkınlıkla karşılıyorum. Yoko Ono’nun bazı işleri de beni benzer bir yere götürdü. Sergiye girdiğimde ilk karşılaştıklarımdan biri, Ono’nun yerde oturduğu ve önünde bir makasın bulunduğu Cut Piece videosuydu. İnsanlar sırayla yanına geliyor ve kıyafetinden bir parça kesiyorlar. Makası eline alan herkes bir anlamda yaptığı şeyin sorumluluğunu da alıyor. Kimin sanatçı kimin katılımcı olduğuna dair sınırların giderek silikleştiği bir performans. 

Sergide beni etkileyen pek çok iş vardı ama dolaşırken şunu düşündüm:

İnsan bir şey ürettiğinde onu biricik kılıyor, ona değer veriyor, onun özel olduğunu düşünüyor. Oysa bu sergide çok fazla parçalamak ve yeniden yapmak vardı. Bu da beni Winnicott’ın Oyun ve Gerçeklik’te nesnenin kullanımına dair yazdıklarına götürdü. Winnicott, nesnenin gerçekliğinin bir yanıyla onu yıkabilmekten ve yıkımdan sonra hala orada olduğunu görebilmekten geçtiğinden söz eder.  Nesne, bizim ona yaptığımız şeyden sağ çıktığında dışarıdaki bir şey olarak varlık kazanır. Yoko Ono’nun işleri arasında dolaşırken gördüğüm kırık fincanlar ve onarım da bana benzer bir yerden göründü.

“Dikkatle onar. Aynı zamanda dünyayı onardığını düşünerek.”

Kapılar ve eşik fikri de beni etkiledi. Sergi metninde şöyle diyor:

“Kapılardan geçmek yerine onların etrafında ve aralarında yürümeye olanak tanır. Duvarlar görünmez olur. Yaşam boyunca karşılaşılan seçimleri ve engelleri çağrıştırma olasılığıyla ziyaretçileri hangi kapıları açacakları ya da hangi yolları yürüyecekleri üzerine düşünmeye davet eder.”

Sergiden bende kalanlar işte böyleydi…

Bir şeyin gördüğümüz halinin onun son hali olmayabileceği. Kırmanın, yapmanın ve onarmanın birbirinden o kadar da ayrı olmadığı. 

Zihnimde bir sürü yeni kapı açan, gezmesi keyifli ve gezeni de bol bir sergiydi.

Bir Aşkı Tercüme Etmek: Elisa ve Marcela

Gerçek yaşamdan uyarlanan ya da esinlenen üretimleri izlemek, okumak, karşılaşma sona erdiğinde beni daha büyük bir şaşkınlıkla bırakıyor.

Netflix’te öylesine açtığım Elisa ve Marcela da benzer bir etki yarattı. İzlediğim şeyin kurgusal yanları olsa da bu yaşanmışlığın böylesine sahici biçimde anlatılması, aşkın ve acının yan yanalığı, bu iki kadına bakarken hayata dair umudumu tazeledi.

Film, artık yaş almış Marcela ile genç bir kadının konuştuğu sahneyle başlıyor. Ardından Marcela’nın gençlik yıllarına, yolunun Elisa’yla kesiştiği okul günlerine ve bu iki kadını evliliğe götüren sürece dönüyoruz.

Suyun kenarında çekilmiş bir sahne var. Elisa uzaklara bakıp bir gün bu suyun üzerinde ata bineceğini söylüyor Marcela’ya. O da Elisa’yı tutup onunla suya giriyor. Suya ve birbirlerine temaslarını izliyoruz, oyuncu bir aşkla. Sudan çıkarken Marcela, “Bir gün sana bir at alacağım,” diyor. Sanki henüz söylenmemiş pek çok sözün bulunduğu bu yerde at, mümkün görünmeyen ortak bir geleceğin hayaline dönüşüyor.

Film, sonunda yeniden ilk sahneye dönüyor. Atın üzerindeki Elisa’ya doğru yürüyen Marcela’yı ve onları izleyen genç kadını, Marcela’nın kızını, görüyoruz. Marcela yine aşkını, eşini seçiyor.

Elbette film, gerçek yaşamı bütünüyle yansıtmıyor. Elisa ve Marcela’nın yaşamının izini sürebildiğimiz kaynakların çoğu resmi kayıtlardan ve gazete haberlerinden oluşuyor. Gerçek de karışıyor böylece belki.

Çünkü bu kayıtlar onların birbirlerine ne söylediklerini, nasıl sustuklarını, korktuklarında birbirlerine nasıl baktıklarını anlatmıyor. Bize daha çok ilişkilerinin dışarıdan nasıl görüldüğünü ve hangi kuralları ihlal ettiği düşünüldüğü için nasıl cezalandırıldığını aktarıyor.

Elisa ve Marcela’nın birbirlerini sevmeleri ve birlikte bir hayat kurmak istemeleri, ilişkilerinin gerçek sayılması için yeterli olmuyor. Aralarındaki bağın tanınabilmesi için dışarıdan okunabilir ve onaylanabilir bir biçime girmesi gerekiyor.

Filmde Elisa’nın Mario oluşu da bu nedenle yalnızca bir kılık değiştirme olarak görünmüyor. Bunu, birlikte kalabilmek için ilişkilerini dönemin tanıyabildiği tek biçime tercüme etmeleri olarak okumak mümkün. İki kadının birlikteliği tanınmazken, kadın ve erkek olarak görüldüklerinde aynı yakınlık evlilik adını alabiliyor. Değişen, onların birbirlerine duydukları değil; bu duygunun toplumun gözünde taşıdığı anlam oluyor.

Bu yüzden onların mücadelesi, bugün kullandığımız anlamıyla görünür olmak için verilmiş bir mücadele gibi gelmiyor bana. Daha çok yan yana kalabilmenin, aynı yerde yaşayabilmenin ve birbirlerini kaybetmemenin bir yolunu arıyorlar.

Görünürlük burada özgürleştirici olmaktan çok tehlikeli. Tanınmak ile teşhir edilmek arasındaki mesafe neredeyse ortadan kalkıyor. Görüldükleri anda haklarında konuşuluyor, bedenleri inceleniyor, ilişkileri sorgulanıyor ve yaşamları başkalarının karar verebileceği bir meseleye dönüşüyor.

Film, aşkı bütün bunları aşan kusursuz bir güç olarak da göstermiyor. Birbirlerini sevmeleri korkuyu ortadan kaldırmıyor; onları kayıptan, saklanmaktan ya da acıdan korumuyor. Aşk burada bir kurtuluş vaadinden çok, bütün bunların içinde sürdürülen bir yakınlık olarak beliriyor. Bazen cesaret, bazen dayanışma, bazen de birlikte kalabilmek için ödenen ağır bir bedel oluyor.

Belki de filmin bıraktığı umut tam burada duruyor. Her şeyi aşan bir aşka inanmakta değil; korkuya, şiddete ve belirsizliğe rağmen ötekine doğru yeniden yönelinebilmesinde.

Elisa’nın yıllar önce suyun üzerinde hayal ettiği ata sonunda binmesi, yaşananları telafi etmiyor. Ama bir zamanlar mümkün görünmeyen ortak geleceğin, hiç değilse bir görüntünün içinde gerçekleşmesine izin veriyor.

“Gönüllü Çocuksuzluk”

Gönüllü Çocuksuzluk- Aileyi Baştan Tanımlayan ve Yeni Bir Bağımsızlık Çağı Yaratan Hareket

Şu sıralar sıkça rastladığım bu kitaptan bahsetmek istedim. Bu kitapta Amerikalı Sosyolog Emmy Blackstone; çocuksuzluk tercihinin ne olduğuna, bu seçimi yapanların yaşamlarını nasıl sürdürdüğüne ve neden ebeveynliği tercih etmediklerinden bahsediyor. Kitap, yazarın gönüllü çocuksuzluk üzerine yaptığı görüşmeler ve farklı araştırmacılar tarafından yapılmış derleme araştırmaları da içeriyor. Ayrıca Emmy, kitapta kendi görüş ve deneyimlerine de yer vermiş. Çünkü kendisi ve eşi gönüllü çocuksuzluğu seçmiş bir çift.

Toplumsal cinsiyet açısından baktığımızda, kadının anne kimliği ile neredeyse bütünleşmiş olması insanların çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlara dair merakını artırmış durumda. Ayrıca torun sahibi olmanın coşkusunu asla yaşayamayacak olmaktan endişelen ebeveynler de bu kavramı daha iyi anlamak istiyor. Kitap, başka bir kültürden ve ABD istatistiği ile yazılmış olsa da kavramların evrenselliği bizi bulunduğumuz yerde de düşünmeye teşvik ediyor.

Peki ya nedir bu gönüllü çocuksuzluk?

Bireylerin çocuk sahibi olmamayı -herhangi bir fizyolojik/ biyolojik engel olmaksızın- tercih etmeleridir. Bu bireyler, çeşitli doğum kontrol yöntemleri ile doğurganlıklarını kontrol altına alırlar.

“Her ne kadar gönüllü çocuksuzların, çocukları sevmediği ile ilgili bir önyargı olsa da yapılan araştırmalar insanların çocuk istememek için gösterdiği dokuz neden arasında çocuklardan genel anlamda hoşlanmamanın ilk beşte bile yer almadığını ortaya koydu. Çocuk bakımı sorumluluğundan muafiyet, kişisel tatmin ve plansız hareket kabiliyeti için daha fazla fırsat, daha tatmin edici evlilik ilişkisi, kariyer kaygısı ve parasal avantajlar, bir de nüfus artışı ile ilgili endişeler sıralamada çocuklardan hoşlanmamanın hayli üstünde yer alıyordu. Çocukları sevmemeyi yakından takip eden nedenlerden de erken sosyalizasyon deneyimleri ve ebeveynlik becerilerine ilişkin şüpheler; çocuk doğurma ve toparlanmanın fiziksel yönlerine dair endişeler ve sorumlu kültürel koşullardan ötürü çocuklar için duyulan endişeydi.”

Tıpkı ebeveyn olmayı seçmek gibi ebeveyn olmamayı seçmek de bir tercih. Emmy, kitapta ebeveyn olan ve olmayan bireylerin pek çok ortak noktası olduğundan da bahsediyor.

“Örneğin sosyologlar, biri biyolojik diğeri toplumsal olmak üzere iki çoğalma biçimi olduğunu kabul eder. Biyolojik çoğalma üreme olarak tanımlanırken, toplumsal çoğalma kavramı, insanların toplumun katılımcı ve katkı sunan üyeleri olmalarına yardımı dokunan gerekli tüm görev ve sorumluluklara atıfta bulunur. Pek çok gönüllü çocuksuz toplumsal çoğalma kavramı doğrultusunda düşünüldüğünde; öğretmen, danışman, sosyal hizmet uzmanı gibi çocukların yaşamında varlık göstermeyi gerektiren başka meslekler üzerinden çocuklarla bağlantı halindedir.”

Elbette ki ebeveynlerin ve gönüllü çocuksuzların farklı yanları da var. Evlilik doyumları, yaşam dönemlerine göre ebeveynlerin ve gönüllü çocuksuzların öznel iyi oluşları da kitapta kıyaslanmış. Bu kavramlar ilginizi çektiyse kitabı okumanızı öneririm. İçindekiler hakkında daha çok fikir sahibi olmak isteyenler için ise kitabın bölümleri şöyle:

  1. Bölüm- Gönül Çocuksuzluk: Bir Hareketin Doğuşu
  2. Bölüm- Amerika için Zararlı: Üreme Tercihleri ve Özgür Kadınlar Ulusu
  3. Bölüm- Bencilce Bir Tercih: Tatmini Bulmak ve Bir Miras Bırakmak
  4. Bölüm- Eksik Kadın: Annelik İçgüdüsü Masalı
  5. Bölüm- Biz Bir Aileyiz: Aile Kurmak ve Aile Olmak
  6. Bölüm- Bir Köy Gerekir: Gönüllü Çocuksuz İnsanlar ve Yaşamlarındaki Çocuklar
  7. Bölüm- Yaşlılar için Tasarlanmamış Bir Dünyada Mutluluk ve Yaşlanma
  8. Bölüm- Yeni Bir Dönem

Keyifli okumalar dilerim.

Sesli Karşılaşmalar | “Yaşsız Zaman”

Marc Auge’nin Yaşsız Zaman kitabı, sokaklarda başı boş gezmeme izin verdiğim bir gün satın almıştım. Kış zamanıydı , öyle hatırlıyorum. Yazın, yakan günlerinden birinde beni buldu. İncecik, hemen bitiverecek gibiydi. Sanırım “Kitap okudum” demek için bile tercih etmiş olabilirim. Ama yanılttı, kitap bir süredir benimle. Yollarda, metroda, sohbet masalarında.

Ne demek bu yaş almak? Kimi, nasıl etkiliyor? Nostalji, yaşın neresinde? Yas, yaşın neresinde?

Kitaptan sonra pek çok çağrışımla baş başa kalmış ve etrafımdaki insanlara Yaşsız Zaman hediye etmeye başlamışken, ihtiyacımı gördüm: Bu kitap üzerine birlikte düşünmek! Bu yüzden buluşmalar yapmaya karar verdim.

Kitabı öncesinde okumuş olmak gerekmiyor. Orada, birlikte okuyacak ve metnin bizde uyandırdığı çağrışımlar üzerine konuşacağız.

Bu buluşmalar psikoterapi ya da grup terapisi değil. Amacımız, bir metin etrafında birlikte bir karşılaşma alanı yaratmak.

Buluşmalar, Google Meet üzerinden çevrimiçi ve ücretsiz olacak.

İlk buluşma: 14 Temmuz, Salı 20:00.

İkinci buluşma: 28 Temmuz, Salı 20:00.

Her buluşma birbirinden bağımsız, yalnızca birine de katılmak mümkün.

Buluşmaları 4-8 kişilik küçük bir grupla yapmayı planlıyorum.

Buluşmadan önceki gün, katılım linkini formda belirttiğiniz e-posta adresinize iletmiş olacağım.

Görüşmek dileğiyle.

Nazlı

Yetişkinler için Sanatla Farkındalık Atölyesi: Kim Olurdum?

Kendimizi pek çok farklı şekilde tanımlıyoruz.
Yaşımızla, işimizle, ailemizle…
Peki ya bunların hepsi sustuğunda, ben “kim olurdum?” sorusuyla oluşan bu atölyeye davetlisiniz.

Ne yapacağız?
Görsel sanatların yardımıyla kendimize biraz yaklaşmayı deneyeceğiz. Biraz düşünecek, biraz işlerimiz üzerinde çalışacak ve çokça paylaşımda bulunacağız.

Kimim?
Kim oldum?
Kim olurdum?
 soruları etrafında dönecek ve aynı zamanda birlikte olma halini deneyimleyeceğiz.

Tarih         : 18 Aralık, Perşembe
Saat          : 19:30
Yer            : Google Meet


Atölye için bazı malzemeler:

  • Kalem
  • Kağıt/lar
  • Kuru/pastel/keçeli/sulu boya
  • Eski dergi/gazeteler
  • Makas
  • Yapıştırıcı

Sevgiler,
Nazlı.

“Annelikten Pişman Olmak”

Bir kitapçıya girdim ve çalışana aradığım kitabı sordum:
“Annelikten Pişman Olmak”
“Aman öyle şey olur mu, kimse annelikten pişman olmaz.” yanıtını aldım.

Annelikten pişman olunmaz, olunsa da bu konuşulmaz düşüncesinin hakim olduğu dünyada kitabın bu isimdeki varlığı ile dahi yeterince etkili olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple kitaptan biraz bahsetmek istedim.

Kitabın yazarı Orna Donath, bir sosyolog. Özellikle seçim yoluyla, hem anne olan hem de olmayan kadınlara yansıtılan toplumsal beklentiler üzerine çalışma yapıyor. Bu kitap da onun 2008- 2013 yılları arasında annelikten pişman olan 26-73 yaş aralığındaki 23 kadın ile yaptığı görüşmelerle ortaya çıkıyor.

İçinde yaşadığımız çağda anneler, kıymetli besleyiciler ve ahlaklı insanlar olarak değerlendirilmek için onlardan çocuklarını belli bir biçimde sevmeleri beklenir. Ancak sayısız araştırmacıya göre, anne sevgisi fikrinin kullanımı, annelerin duygusal dünyalarını ve çocuklarıyla olan ilişkilerini planlayıp düzenleyen belirli gerekleri zorla kabul ettirdiği için bir baskı biçimine dönüşmektedir. Belki tam da bu sebepten annelerin “annelikten pişman olmak” üzerine konuşmaları, düşünmeler hatta hissetmeleri dahi hataydı(!).

Oysa kitaptaki pek çok annenin belirttiği gibi annelikten pişman olmak ile çocuklarının doğumundan pişman olmak arasında fark vardır. Fakat anneler şöyle ifade ediyor:

“Eğer (çocuk) istemiyorsan ya da onları istemediğin halde doğurduysan, insanlar derhal onları sevmediğini varsayıyor.“

“Çocuklarımı seviyorum, ne var ki anneliğimden pişmanlık duyuyorum.“

Anneliğin pişmanlık duyan her anne, bu duygu ile baş etmekte zorlanmış ve kendini “düzeltmek” için farklı yollara başvurmuş. Pek çok anne, “sorunlarının ne olduğunu” araştırmak için terapiye yönelmişler. Ne üzücü ki bu duygunun da normal olduğu üzerine çok az konuşmayla karşılaşmışlar.

Oysa anneliği bir rol olarak algılamaktan öte onu ilişki olarak algılayabiliriz. Böylece tüm annelerden çocuklarıyla ilişkilerinde aynı şekilde hissetmelerini beklemek zorunda kalmayız ve annelik, insan tecrübesi yelpazesinin bir parçası haline geliverir.

Bu yazı yazılırken Orna Donath, Annelikten Pişman Olmak kitabından yararlanılmıştır.