Bir Aşkı Tercüme Etmek: Elisa ve Marcela

Gerçek yaşamdan uyarlanan ya da esinlenen üretimleri izlemek, okumak, karşılaşma sona erdiğinde beni daha büyük bir şaşkınlıkla bırakıyor.

Netflix’te öylesine açtığım Elisa ve Marcela da benzer bir etki yarattı. İzlediğim şeyin kurgusal yanları olsa da bu yaşanmışlığın böylesine sahici biçimde anlatılması, aşkın ve acının yan yanalığı, bu iki kadına bakarken hayata dair umudumu tazeledi.

Film, artık yaş almış Marcela ile genç bir kadının konuştuğu sahneyle başlıyor. Ardından Marcela’nın gençlik yıllarına, yolunun Elisa’yla kesiştiği okul günlerine ve bu iki kadını evliliğe götüren sürece dönüyoruz.

Suyun kenarında çekilmiş bir sahne var. Elisa uzaklara bakıp bir gün bu suyun üzerinde ata bineceğini söylüyor Marcela’ya. O da Elisa’yı tutup onunla suya giriyor. Suya ve birbirlerine temaslarını izliyoruz, oyuncu bir aşkla. Sudan çıkarken Marcela, “Bir gün sana bir at alacağım,” diyor. Sanki henüz söylenmemiş pek çok sözün bulunduğu bu yerde at, mümkün görünmeyen ortak bir geleceğin hayaline dönüşüyor.

Film, sonunda yeniden ilk sahneye dönüyor. Atın üzerindeki Elisa’ya doğru yürüyen Marcela’yı ve onları izleyen genç kadını, Marcela’nın kızını, görüyoruz. Marcela yine aşkını, eşini seçiyor.

Elbette film, gerçek yaşamı bütünüyle yansıtmıyor. Elisa ve Marcela’nın yaşamının izini sürebildiğimiz kaynakların çoğu resmi kayıtlardan ve gazete haberlerinden oluşuyor. Gerçek de karışıyor böylece belki.

Çünkü bu kayıtlar onların birbirlerine ne söylediklerini, nasıl sustuklarını, korktuklarında birbirlerine nasıl baktıklarını anlatmıyor. Bize daha çok ilişkilerinin dışarıdan nasıl görüldüğünü ve hangi kuralları ihlal ettiği düşünüldüğü için nasıl cezalandırıldığını aktarıyor.

Elisa ve Marcela’nın birbirlerini sevmeleri ve birlikte bir hayat kurmak istemeleri, ilişkilerinin gerçek sayılması için yeterli olmuyor. Aralarındaki bağın tanınabilmesi için dışarıdan okunabilir ve onaylanabilir bir biçime girmesi gerekiyor.

Filmde Elisa’nın Mario oluşu da bu nedenle yalnızca bir kılık değiştirme olarak görünmüyor. Bunu, birlikte kalabilmek için ilişkilerini dönemin tanıyabildiği tek biçime tercüme etmeleri olarak okumak mümkün. İki kadının birlikteliği tanınmazken, kadın ve erkek olarak görüldüklerinde aynı yakınlık evlilik adını alabiliyor. Değişen, onların birbirlerine duydukları değil; bu duygunun toplumun gözünde taşıdığı anlam oluyor.

Bu yüzden onların mücadelesi, bugün kullandığımız anlamıyla görünür olmak için verilmiş bir mücadele gibi gelmiyor bana. Daha çok yan yana kalabilmenin, aynı yerde yaşayabilmenin ve birbirlerini kaybetmemenin bir yolunu arıyorlar.

Görünürlük burada özgürleştirici olmaktan çok tehlikeli. Tanınmak ile teşhir edilmek arasındaki mesafe neredeyse ortadan kalkıyor. Görüldükleri anda haklarında konuşuluyor, bedenleri inceleniyor, ilişkileri sorgulanıyor ve yaşamları başkalarının karar verebileceği bir meseleye dönüşüyor.

Film, aşkı bütün bunları aşan kusursuz bir güç olarak da göstermiyor. Birbirlerini sevmeleri korkuyu ortadan kaldırmıyor; onları kayıptan, saklanmaktan ya da acıdan korumuyor. Aşk burada bir kurtuluş vaadinden çok, bütün bunların içinde sürdürülen bir yakınlık olarak beliriyor. Bazen cesaret, bazen dayanışma, bazen de birlikte kalabilmek için ödenen ağır bir bedel oluyor.

Belki de filmin bıraktığı umut tam burada duruyor. Her şeyi aşan bir aşka inanmakta değil; korkuya, şiddete ve belirsizliğe rağmen ötekine doğru yeniden yönelinebilmesinde.

Elisa’nın yıllar önce suyun üzerinde hayal ettiği ata sonunda binmesi, yaşananları telafi etmiyor. Ama bir zamanlar mümkün görünmeyen ortak geleceğin, hiç değilse bir görüntünün içinde gerçekleşmesine izin veriyor.