Rüzgar Ağacı’nın Ardından

Uzun süredir severek takip ettiğim ve beden üzerine düşünürken ilham aldığım bir topluluk Modern Dans Topluluğu İstanbul. Dün de onların Rüzgar Ağacı isimli son temsillerini izledim. Müzik, sahne tasarımı ve dansçıların performansları… Her biri üzerine pek çok şey söylemek mümkün. Ben biraz sürekli dönüşen, sahne tasarımının merkezindeki hareketli duvardan söz edeceğim.

Hareketin bir parçası olan, tersi ve yüzü sürekli değişen birkaç parçadan oluşan bir yapı. Dansçılarla birlikte sahnedeki pek çok alanı kullanan, adeta dans eden bir duvar. İçeriyi ve dışarıyı anlamlandırmamıza yardım eden; pencereleri açılıp kapanan, kapısı çıkıp yeniden takılan, genişleyen ve daralan bir sınır.

Temsilin ilerleyen anlarında dekorun zihnimde daha çok “dış” ile çağrışan yüzü, çıkagelen halı ve dışarıda yeniden bir “iç” kurma hali. Arkada sanki lunapark, atlıkarınca tınılarıyla heyecanı; bir sonraki anda daha tekinsiz melodilerle gerginliği ve endişeyi çağıran sesler. Anbean değişen sınırlar, domino taşı zamanlamasıyla hareketler, tekrarlar, yükselişler. Hiçbir acelesi olmadan, hareketleriyle zamanı, her bir anı dolduran bedenler.

Temsil bittikten sonra heyecanla çırptığım ellerim, yüzümde bir gülümseme ve dakikalarca ayakta, bir tür teşekkür gibi süren alkışlar.

Ne oldu? Ne oldu da böylesine etkilendim ve bunca şey duydum? Bozulan ve yeniden kurulan bu hareketli duvar neydi? Duyduğum kime aitti? Hareketli duvar, hareket eden bedenler ve onların duvarda görünen gölgeleri. İzin artması, hareketin çoğalması.

Anzieu geldi tabii aklıma. İçle dışı birbirinden ayıran ama aynı zamanda temas etmeyi mümkün kılan o ruhsal zarfı. Dağılmamayı, ilişkilenebilmeyi ve dolayısıyla var olmayı olanaklı hale getiren kapsayan o “ben.” 

Açılan, kapanan, genişleyen, daralan; bazen koruyan, bazen sıkıştıran, bazen de dışarının ortasında yeniden bir içerisi kuran bir şey. Rüzgar Ağacı bende, bedenin kendi sınırlarını durmadan yeniden kurma haliyle yankılandı.

Tavsiye Edilen Yazılar